Röportaj: 1979’dan Bugüne Düğün Fotoğrafçılığında Zamansız Bir Miras — Özcan Art Studio
Simge Özcan, 1979’dan bugüne uzanan Özcan Art Studio mirasını, düğün fotoğrafçılığındaki zamansız bakışını ve çiftlerin özel anlarını duygu, estetik ve güvenle ölümsüzleştirme anlayışını anlatıyor.

Gelinlik.org olarak, 1979’dan bu yana düğün fotoğrafçılığı alanında çalışmalarını sürdüren Özcan Art Studio’nun temsilcisi Simge Özcan ile fotoğrafçılık anlayışını, aile mirasını ve zamansız düğün fotoğraflarının önemini konuştuk.

Stüdyo 1979’dan beri var — bu mirası bugünün diline nasıl taşıyorsunuz?
Özcan Art Studio benim için sadece 1979’dan beri var olan bir fotoğraf stüdyosu değil; ailemin yıllar önce başlattığı bir hikâyenin bugün benim gözümden devam etmesi.
Dedem bu stüdyoyu kurduğunda fotoğrafın dünyası bambaşkaydı. Ben ise bu mirasın içine dijital dünyanın, sosyal medyanın ve çok daha hızlı değişen bir görsel kültürün içinde doğdum. Dolayısıyla geçmişi birebir korumak yerine, onun bana bıraktığı bakışı kendi sanat anlayışımla yeniden yorumlamayı tercih ediyorum.
Teknoloji değişiyor, estetik değişiyor, insanlar değişiyor ama bir fotoğrafın insanda bıraktığı duygu değişmiyor. Biz bugün o duyguyu çağdaş bir görsel dille anlatıyoruz.
Ben kendimi aslında bir mirasın sahibi olmaktan çok, o mirasın bir sonraki hikâyesini yazan kişi olarak görüyorum.
1979’dan bugüne değişmeyen tek bir kural var mı?
Benim için değişmeyen en önemli şey şu: Fotoğraf çekmekle fotoğraf yaratmak aynı şey değil.
Bir insanı güzel gösterebilirsiniz ama onun hikâyesini hissettiremeyebilirsiniz. Benim için iyi fotoğraf, estetik olduğu kadar duygu da taşımalı.
Yıllar sonra bir çift fotoğraflarına baktığında yalnızca “Ne kadar güzel çıkmışız?” demesin; o günkü heyecanını, birbirine bakışını, hatta o anın atmosferini yeniden hatırlasın istiyorum.
Dedemden bize kalan en kıymetli şeylerden birinin de bu özen olduğunu düşünüyorum. Ben sadece bunu kendi dönemimin diliyle devam ettiriyorum.
Siyah-beyaz ve silüet imzanız kurumsal kimlik mi, kişisel yorum mu?
Sanırım ikisinin de payı var.
Siyah-beyaz benim için çok güçlü bir anlatım biçimi. Renkleri ortadan kaldırdığınızda geriye ışık, gölge, ifade ve duygu kalıyor. Bu da fotoğrafı daha zamansız bir yere taşıyor.
Silüetlerde ise başka bir şey hissediyorum. Biraz gizem, biraz sinema, biraz da hayal gücü… Her şeyi göstermek yerine bazı şeyleri izleyenin hayal etmesine izin vermeyi seviyorum.
Bunlar zaman içerisinde Özcan Art Studio’nun görsel imzasına dönüştü ama bunu hiçbir zaman bir kalıba çevirmek istemiyorum. Benim için imza, her fotoğrafı aynı çekmek değil; hangi fotoğrafı çekerseniz çekin, o fotoğrafta size ait bir bakışın hissedilmesi.
Bu kadar büyük bir kitleye ulaşırken çiftin mahremiyetini nasıl koruyorsunuz?
Bence fotoğrafçılıkta güven, estetik kadar önemli.
Bir çift bize yalnızca düğün fotoğraflarını emanet etmiyor. Hayatlarının en özel günlerinden birini ve bazen kimseyle paylaşmadıkları anlarını da emanet ediyor.
Bu yüzden sosyal medyada paylaşılabilecek her güzel fotoğrafın paylaşılması gerektiğini düşünmüyorum. Çiftin sınırları bizim için her zaman öncelikli.
Ben sosyal medyada görünürlüğün çok önemli olduğu bir dönemde çalışıyorum ama görünür olmakla her şeyi göstermek arasında çok net bir fark olduğuna inanıyorum.
Bazı anlar sadece size ait kalmalı.
Bir çift için çektiğiniz fotoğrafın, düğünden yıllar sonra bile onlar için hâlâ bir şey ifade ettiğini nasıl anlıyorsunuz?
Bence bunun en güzel göstergesi, yıllar sonra gelen mesajlar.
Bir çiftin yıllar sonra fotoğrafını tekrar gönderip “Hâlâ en sevdiğimiz fotoğrafımız” demesi ya da yıldönümünde aynı kareyi paylaşması benim için çok kıymetli.
Çünkü fotoğrafın gerçek değerinin çekildiği gün değil, yıllar sonra ortaya çıktığına inanıyorum.
O gün bir gelinlik, bir mekân, bir saç modeli ya da bir trend ön planda olabilir. Ama yıllar sonra geriye baktığınızda sizi asıl yakalayan şey, o fotoğraftaki duygu oluyor.
Ben bir fotoğrafın zamana direnmesini çok önemsiyorum. Modası geçmeyen, yıllar sonra bile “Biz” diyebilecekleri kareler bırakmak istiyorum.
Bir düğünde her şey planlandığı gibi gitmediğinde en iyi karenizi nasıl yakalıyorsunuz?
Aslında bazen en güzel fotoğraflar tam da planların bozulduğu anlarda çıkıyor.
Ben düğün gününü tamamen kontrol etmeye çalışmak yerine gözlemlemeyi tercih ediyorum. Çünkü hayatın kendisi zaten kusursuz bir koreografi değil.
Bir anda değişen ışık, gelinin plansız bir hareketi, damadın eşine baktığı birkaç saniye, rüzgârın duvağı hareket ettirmesi… Bunların hiçbiri önceden planlanmış olmayabilir ama fotoğrafın en güçlü anına dönüşebilir.
Bence iyi bir fotoğrafçı sadece planladığı kareyi çekebilen kişi değil; planın dışında gelişen güzelliği de fark edebilen kişi.
Yarım asra yaklaşan bir stüdyoda “Her düğün aynı değil” duygusunu korumak zorlaşıyor mu?
Aslında tam tersine, yıllar geçtikçe bunun ne kadar doğru olduğunu daha iyi anlıyorum.
1979’dan beri çok fazla düğün, çok fazla çift ve çok fazla hikâye görmüş olabiliriz. Ama hiçbir insanın birbirini sevme biçimi aynı değil.
Her çiftin birbirine bakışı farklı. Birinin heyecanı diğerinin sakinliği, birinin kahkahası diğerinin sessizliği… Fotoğrafçı olarak bunları fark ettiğiniz zaman hiçbir düğün birbirinin tekrarı olmuyor.
Belki de beni bu işte hâlâ heyecanlandıran şey bu.
Ben dedemin 1979’da açtığı bir kapıdan içeri girip aynı yerde durmak istemiyorum. O kapıdan geçip kendi yolumu açmak istiyorum.
Çünkü benim için Özcan Art Studio’nun hikâyesi geçmişe ait değil. 1979’da başladı ama hâlâ yazılıyor.

Simge Özcan’ın anlatımıyla, düğün fotoğrafçılığının yalnızca bir anı kaydetmek değil, çiftlerin yıllar sonra da aynı duyguyla hatırlayacağı hikâyeler yaratmak olduğunu bir kez daha görüyoruz.


